Ana içeriğe geç

Projeye başladığımızda tek bildiğimiz şey vardı: Yapı, çevresine yabancı olmamalıydı.

Kazdağları’nın eteklerinde, zeytin ağaçlarının arasında bir parsel. Rüzgâr kuzeyden, güneş güneyden vuruyor. Toprak kumlu, eğim hafif. İlk adım, o yeri dinlemekti. Dozer değil, defterle başladık işe.

Yapının yerleşimini belirlerken güneşi, rüzgârı, manzarayı düşündük. Saçaklar, yazın gölge yapmalıydı; kışın içeri güneş almalıydı. Topraktan elde ettiğimiz karışımı, şantiyede sıkıştırarak duvarlara dönüştürdük. Her katman bir günün emeğiyle yükseldi.

Pencereleri manzaraya göre değil; ışığa ve rüzgâra göre açtık. İçeride yankılanmayan, dışarıya kapalı ama doğaya açık bir yapı oluştu. Evin sahibi ilk girdiğinde şunu söyledi: “Sanki bu yapı hep buradaymış gibi hissediyorum.” İşte en doğru tanım buydu.

Kudra olarak biz, bu hissi yaratmak için çalışıyoruz. Yerle kavga etmeyen, kendini göstermeye çalışmayan ama varlığıyla hissedilen yapılar. Her proje, bizim için yeni bir dil; ama söz hep aynı: doğaya saygı, insana uyum.

Bir cevap bırakın